Bir toplumun geleceğini karartmak istiyorsanız, fabrikalarını kapatmanıza ya da ordularını dağıtmanıza gerek yoktur. Eğitim sistemini çökertmeniz, öğretmeni itibarsızlaştırmanız ve müfredatı akıldan kopararak dogma ile doldurmanız yeterlidir. Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu ve adına "toplumsal ahlaki çöküş" dediğimiz derin kriz, sokakta aniden peydahlanan bir virüs değildir. Bu kriz, laboratuvar ortamında, yani millilikten uzaklaştırılmış eğitim sistemimizde adım adım üretilmiştir.
Cumhuriyet’in kurucu iradesi, cehaletle savaşın askeri savaştan daha hayati olduğunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden, daha Cumhuriyet ilan edilmeden I. Maarif Kongresi’ni toplayan Mustafa Kemal Atatürk, 3 Mart 1924’te Türk devriminin en stratejik hamlelerinden birini yaptı: Tevhidi Tedrisat Kanunu.
Neydi Tevhidi Tedrisat? Sadece medreseleri kapatıp okulları birleştiren bürokratik bir mevzuat mı? Hayır. Tevhidi Tedrisat; aklın, bilimin, ulusal egemenliğin ve en önemlisi kamusal ahlakın tek bir potada eritilmesi eylemiydi. Osmanlı’nın son döneminde azınlık okulları, misyoner okulları ve denetimsiz medreseler arasında bölünen; ortak bir vatan ideali, ortak bir ahlak tanımı üretemeyen parçalanmış toplum yapısına karşı çekilmiş bir setti. Devlet, "Bu ülkenin çocukları fikri hür, vicdanı hür bireyler olarak yetişecek; ahlakını da tarikat şeyhlerinin eteğinden değil, milletine duyduğu sorumluluktan alacak" diyordu.
Peki, yüz yıl sonra bugün neredeyiz?
Bugün Tevhidi Tedrisat fiilen askıya alınmış, eğitim hakkı kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkarılarak cemaatlerin ve tarikatların insafına terk edilmiştir. Okullarımız, bilim yuvası olmaktan hızla uzaklaştırılarak, adeta belirli ideolojilerin ve dogmatik yapıların arka bahçesi haline getirilmektedir. Protokoller adı altında okullara sokulan gayriresmi yapılar, pedagojik formasyondan bihaber figürler, körpe dimağlara din adına korkuyu, biati ve şekilciliği aşılamaktadır.
İşte tam bu noktada sormamız gerekiyor: Ahlak nerede kayboldu?
Dini eğitimi ve şekilci dindarlığı eğitimin merkezine koyduğunu iddia eden bir sistem, nasıl oldu da Cumhuriyet tarihinin en büyük ahlaki erezyonuna zemin hazırladı? Sokakları şiddet sarmışsa, her gün bir kadın cinayeti işleniyorsa, liyakat ayaklar altındaysa, kul hakkı yemek bir "başarı" kriteri haline gelmişse ve kısa yoldan köşe dönmek gençlerin yegane idealiyse, bu çöküşün failini uzaklarda aramaya gerek yoktur. Fail; eğitimi bilimin kılavuzluğundan çıkarıp, biat kültürünün laboratuvarı haline getiren zihniyettir.
Çünkü tarikat ve cemaat kuşatmasındaki bir eğitim modelinin topluma verebileceği yegane şey şekilciliktir. Gerçek ahlak; dürüstlüktür, adalettir, emeğe saygıdır, kul hakkı gözetmektir, vatanını severek işini en iyi şekilde yapmaktır. Oysa cemaat kültürü, ahlakı sadece belirli şekilsel ritüellere ve kalıplara indirger. Şekli kurtaranın, özü kirletmesinde beis görülmeyen bir sahte dindarlık yaratır. Biat eden, sorgulamayan, haksızlık karşısında susan ama şekilsel olarak "makbul" görünen bireyler yetiştirilir. Sonuç? Dini kavramların ardına sığınarak her türlü usulsüzlüğü, liyakatsizliği ve haksızlığı meşrulaştıran bir toplumsal çürüme!
Cumhuriyet’in eğitim felsefesi bireye sorumluluk yükler; cemaat felsefesi ise bireyi yok eder, onu iradesiz bir müride dönüştürür. İradesini şeyhine, şıhına ya da bir yapının liderine teslim eden bir insandan kamusal ahlak beklemeniz beyhudedir. Onun ahlakı, aidiyet duyduğu yapının çıkarları kadardır. O yapı için yapılan her haksızlık, çalınan her soru, gasp edilen her kadro ona "mübah" görünür. Kul hakkı, cemaat çıkarının yanında teferruat kalır.
Biz bu filmi geçmişte gördük. Eğitim sistemini, adliyeyi, emniyeti cemaatlerin parsellerine bölenlerin, bu ülkeyi nasıl bir uçurumun kenarına getirdiğine hep birlikte şahit olduk. Ancak görünen o ki, hafızasız bir toplum yaratma projesi de eğitimin çöküşüyle başarıya ulaşmış. Bir yanılgıdan ders çıkarmak yerine, aynı yanılgının içine yeni aktörlerle, daha büyük bir iştahla düşüyoruz.
Eğitimde Tevhidi Tedrisat’ı, yani öğretim birliğini ve laikliği kaybetmek, toplumsal barışı ve ahlakı kaybetmektir.
Bu çöküşten çıkışın tek bir yolu vardır: Gardırop Atatürkçülüğünün sahte söylemlerini de, dogmatizmin karanlık kuşatmasını da reddederek Öze Dönmek. Milli eğitim, tarikatların deneme tahtası olmaktan derhal kurtarılmalıdır. Müfredat, 21. yüzyılın gerektirdiği bilimsel, rasyonel ve laik temellere yeniden oturtulmalıdır. Devlet, kendi çocuklarını eğitecek güce de, vizyona da sahiptir; bunu hiçbir karanlık yapıya ciro edemez.
Unutulmamalıdır ki; ahlak, cami avlusu ile okul kapısı arasında sıkıştırılacak bir kavram değildir. Ahlak; adalettir, bilimdir, liyakattir. Ve bu ülkenin kurtuluşu, yeniden aklın ve bilimin rehberliğinde, Tevhidi Tedrisat’ın ışığında yürümekten geçmektedir. Aksi takdirde, bugün sadece ahlakımızı değil, yarın vatanımızı da kaybedeceğimiz bir karanlığa doğru sürüklenmeye devam edeceğiz.
Ufuk NEİDİM
17.08.2026
ANTALYA